Interregnum

Gördüklerim, duyduklarım, düşündüklerim…

Bir bisikletçinin gözünden Suma Beach: Güzel bir haftasonu planı nasıl rezil edilir?

Kişisel blog sayfasını bu tür yazılar paylaşmak için kullanmayı düşünmüyordum ama günümüzde internetin gücünün ne kadar arttığını görünce buraya yazmaya karar verdim. Konumuz, son zamanlarda adını daha bir sıkça duyduğumuz Suma Beach.

Spor akademisinde okuyan kuzenim Ulukan’la birlikte güzel bir haftasonu planı yaptık: Kabataş’tan bisikletle yola çıkacak, Bahçeköy ve Belgrad Ormanı içinden geçerek Kilyos’taki Suma Beach’e gidecek, geceyi partileyerek geçirecek, sabah da biraz uyuyup, kahvaltımızı yapıp dönecektik. Yaklaşık 40 km bisiklet, sonrasında deniz-kum-güneş, ardından eğlence, ertesi sabah da yine 40 km bisikletle dört aşamalı muhteşem bir plandı bizim için. Ta ki, son yılların gözdesi Suma Beach’le tanışıncaya kadar.

Öncelikle – daha çok bisikletçiler için – gidiş yolumuzla ilgili bilgi vereyim. Kabataş’tan yola çıktık, Sarıyer’e kadar sahil yolundan ilerledik. Bizi tek zorlayan Poyraz’dan güçlü esen rüzgârdı. Özellikle Arnavutköy’den hemen sonraki Akıntı Burnu ve Sarıyer’e yaklaşırkenki bölümlerde oldukça güçlü rüzgâr yedik. Bu da bazı yerlerde hızımızı yavaşlattı. Ardından Bahçeköy yoluna saptık. Bilen bilir, çok tatlı bir yokuş vardır orada. Onu sorunsuz aştık, ardından Belgrad Ormanı’na ücretsiz şekilde girdik. Neşetsuyu’na kadarki bölüm efsane güzeldi. Yol, ağaçların arasından yola düşen güneş ışıkları, yokuş aşağı gitme keyfi… Muazzamdı. Neşetsuyu’ndan sonra yol biraz bozuluyor. Hatta Geyik Çiftliği’ni geçtikten bir süre sonra (son mesire alanını geçince) toprak yola dönüşüyor. Aslında asfaltmış da, yıllardan beri o kadar bakılmamış ki, toprak yol olmuş. Bazı kesimlerde hâlâ asfaltın parçalarını görebiliyorsunuz. Ama belli bir noktadan sonra cidden toprak yola dönüşüyor. Google maps’ten bakınca böyle bir fark yoktu. O yüzden bazı yerlerde tekerlekleri patlatmamak için yürümeyi tercih ettik. Neyse, en sonunda Gümüşdere Köyü’ne varmak üzereydik ki yol bitti. Yolla birlikte ağaçlar da. Çünkü inşaat sektöründen elde ettiği rant üzerine kurduğu bir çıkar sisteminden beslenen AKP hükûmeti, Ankara’dan aldığı kararlarla benim kuzey ormanlarımda 2 milyon ağacımı kesip 3. köprü adı altında dev bir katliama girişmişti. Yol yapacağız diye de güzelim köy yolunu barikatla kapatmıştı. Bisiklet sırtımızda barikatı aşıp – muhtemelen olağan şartlarda girmemizin yasak olduğu – inşaat alanına girdik. İçimiz acıyarak, küfürler ederek ve sonlarının en kısa zamanda olmasını dileyerek. Sonra, bir şekilde tahmin ederek, köy yolunu yeniden bulabildik. Köy meydanında dondurma molası verdikten sonra da Plaj Yolu’ndan Suma’cığımıza geldik. Sonuç olarak, 3. Köprü katliamına kadar gayet güzel bir güzergâh. Bazı yerlerde toprak yol olması hem yavaşlatıyor, hem de lastik patlatma endişesi yaratıyor ama Büyükada’da bile lastik patlatan birisi olarak ben dahi patlatmadım. O yüzden, Kilyos’a gitmek için bu güzergâh kullanılabilir. 40 km, köprü inşaatındaki yavaşlamamız dahil, 2 saat 13 dakika sürdü. (Ha çalışma günlerinde inşaat alanını nasıl geçersiniz, o sizin yaratıcı yeteneklerinize kalmış :))

3. köprüye karşı bisiklet!

3. köprüye karşı bisiklet!

Suma Beach’in plaj kısmına giriş 40 TL. Cumartesi saat 13.00 civarı önünde uzun bir araç kuyruğu vardı. Biz tabii “bisiklete trafik yok” ilkesini benimsemiş insanlar olarak, o kuyruğu soldan soldan geçip girişe geldik.  Bilet kulübesinde önce pos makinesinin çalışmadığını söyleyen, 5 saniye sonra da hiç bunu dememiş gibi karttan paramızı çeken suratsız arkadaşı geçtikten sonra mekâna girdik. Otopark alanı devasa. Ama elbette bisiklet park alanı yok. Hiç düşünülmemiş. Bize uzaylı görmüş gibi bakan bazı görevliler bazı yerler önerse de en sonunda daha güvenli ve gölge olduğunu düşündüğümüz bir yerdeki ağaca, zor da olsa bisikletleri park ettik. Ve muazzam planımızın ikinci kısmına geçtik.

Kapıda bileğimize takılan bileklikleri göstererek içeri girdik. Gökkuşağına boyanmış güzel tahta patika bitti ve restoran bölümüne ulaştık. Onu geçip kendimize bir çift şezlong bulmaya giriştik. İşte bundan sonra da Suma kâbusu başladı. Eğer rüzgârda savrulan pareolarla arz-ı endam etmediyseniz, yüzünüzde botoks patlaması yaşanmıyorsa veya düğmeleri iliklenmemiş bir gömlek altından göbeğiniz çıkmıyorsa ve üstüne üstlük elinizde bisiklet kaskı, altınızda tayt varsa ilgi görmeyi beklemeyin. “Burada para ve israf konuşur bebeğim” bakışları ve öğle güneşi altında 15 dakika kadar hizmet bekleyip, gelmeyeceğini anlayınca kendi şezlongumuzu kendimiz taşıdık. Şemsiye talebimiz ise önce “geliyor abi” talebiyle geçiştirildi. Ardından, bizden 1 saat sonra yanımıza kurulmuş olan ve yukarıdaki tanıma uygun bir çifte şemsiye gelmesi üzerine, bize “kalmadı abi” cevabı geldi. Ha bu arada kumsalda görevli elemanlar çok çalışkan. Sürekli oraya buraya koşturuyorlar. Ama herkese değil, hele şezlongunun üstünde kask duranlara hiç değil.

Biz tabi öğlen sıcağı altında cozurdayınca, bir süre sonra dedik ki bari restorana gidelim. Hem yemek yeriz, hem de biraz söneriz. Neyse ki restoran bölümü başarılıydı. Hem kasada görevli olanlar, hem de – ve özellikle – garsonlar son derece güler yüzlü ve ilgili. Yemekler muazzam mı? Hayır. Ama kötü de değil. Fiyatlar ortalama. Cihangir cafe’leri oranında. Ama yemek yerken sükûnet arayanlardansanız, burada bulmanız mümkün değil. Çünkü hiç durmayan bir “dıp-tıs”, yemeklerin boğazınızdan titreşerek geçmesini sağlıyor. Ama sonuçta, oraya bu müzik için gelenler da vardır diyerek sorun etmedik.

Ama eğer köpeklerden pek hoşlanmıyorsanız büyük bir sorununuz var demektir çünkü restoran bölgesinde her yer köpek! Aralarında bir-iki tane sokak köpeği de vardı ama genelde müşterilerin köpekleri. Çoğu çok tatlı ve uysal ama yine de her yerde olunca bir “yanlışlıkla İBB’nin toplama kampına mı geldim, o da buralarda bir yerdeydi? Hayvanlara özgürlük!” düşüncesi aklınızdan geçmiyor değil.

Tesisteki en korkunç nokta ise tuvaletler. Her gün yüzlerce kişiyi ağırlayan tesisteki tuvalet sayısı 2 (yazıyla iki). O da iddia edilen. Restoranın yanından girilende sıra çok olunca birileri gelip “giriştekini de kullanabilirsiniz” diye bağırıyor ama oralarda tuvalet ararken sorduğunuz görevli de sizi restoranın oradakine yönlendiriyor. O yüzden ben sadece onu kullanma şerefine nail olabildim. Genel temizlik konusunda ancak 6/10 alır. Onu da geçtim, kapı kilidi bozuk! Kilitlendi mi emin olamıyorsunuz. Tabi aslında bir kapının olduğuna da şükretmek gerekiyor çünkü anlaşılan daha geçen gün, dünyanın en kötü işçiliğiyle yerleştirilmiş. Çerçeveyle duvar arasındaki köpükler çerçevesinden taşmış, bienal kapsamında sergilenebilecek bir sanat eserine dönüşmüş. Aslında düşününce yönetim tarafından bilerek de yapılmış olabilir bunlar. En kısa sürede çıkmanız için bütün şartlar mevcut. “Çok fazla durma kardeşim, hadi işini bitir, hemen çık!” Ben de öyle yaptım ve ardından hemen denize koştum.

Deniz beklediğimden çok daha güzeldi. Daha önce de Kilyos’ta denize girmiştim ve bulanıktı. Burada deniz gayet berrak ve temizdi. Her gün mü böyle bilmiyorum. Ha dalgalar nedeniyle yüzmek çok mümkün değil ama dalgalarla oynamak da gayet eğlenceliydi. Tabii ki bu bir Suma hizmeti değil, teşekkürlerimiz Doğa Ana’ya.

Doğa Ana’nın bize bir diğer armağanı olan denizdeki tuzu ise Suma’nın duşlarında üzerinizden atmanız pek mümkün değil çünkü yan yana 6 adet duş var ancak hiçbiri düzgün çalışmıyor. Ya duş başlığı bozuk, ya suyun akması için çevirdiğiniz düzenek. Bu dediklerim de oldukça pis bu arada. Pek dokunmak istemiyorsunuz. Su desen, akmıyor desek yeri. İp gibi. Tazyik kavramı henüz Suma’ya uğramamış.

Neyse, yine de planımıza sadık kaldık ve akşamı bekledik. Bu sırada da yemeğimizi yiyip dans etmeye başlayan insanları izledik. Dans etmek derken, sağ ayak öne-sol ayak yanına- sağ ayak geriye-sol ayak yanına şeklindeki sallanmadan bahsediyorum. Çok eğlendiğini ispatlamaya çalışırken zıplayan ve çığlık atanları da eklediğimizde oldukça güzel bir sosyolojik çalışma yaptık kuzenle. Neyse sonunda, akşam 10 civarı bu bölüm kapandı ve dediler ki “eğlence yan tarafta devam ediyor, oraya geçin”. Biz de geçtik.

Ama o bölüme geçmek de öyle bedava değil elbette: Tam 60, öğrenci 50 TL. Bütün gününüzü tesisin plajında geçirmeniz elbette ki bir indirim sebebi değil. “Çünkü burası parasını düşünmeden harcayanlar için var.” Neyse, planımızın üçüncü aşaması olarak girdik.

Burası da oldukça büyük bir mekân, ne koysanız alır. Ama ne konulmamış? Tabii ki emanet dolabı. Neden? Çünkü “arkadaşım buraya herkes arabasıyla geliyor, araban yoksa sen bir hiçsin. Neden seni düşüneyim?” Tabii, neden düşünesin ki bisikletiyle gelinebileceğini ve o insanların da kasklarını ve çantalarını güvenli şekilde bir yere koymak isteyebileceklerini? Sen güzel beynini hiç yorma. Korkunç bir hizmet kalitesiyle sürdürülemez şekilde paranı kazanmaya bak. Ama batınca da ağlama! Biz şimdilik buluruz bir çaresini. (Çanta ve kaskları sigara reyonunun arkasına gizlediler.)

Ortam ilginç. Ağaçlar altında bir DJ kabini, kırmızı-yeşil-mavi ışıklar, ağaçlardan sarkan –bu sefer gerçekten – bienal kapsamında pelüş bebekler ve heykeller… Oldukça sayko-delik bir mekân. Ama dolmasına daha çok zaman olduğu için kuzenle gidip bir platformun üzerinde bulduğumuz büyük bir yastığa yattık. Hatta belki biraz uyuruz da enerji toplarız dedik. Ama bir süre sonra bir müşteri belirdi yanımızda. Herhalde hayatında hiç büyük yastığı olmamış ve çocukluğundan beri onlardan istiyormuş. Bir tane bulunca da ayrılmak istemiyor. Rus aksanlı Türkçesi’yle bize dediği: “Yatıyordunuz, bir şey demedim ama o yastık aslında bizim. Biz tam dört kişiyiz.” Dört kişi olmanızın size nasıl bir üstünlük verdiğini cidden çok merak etmekle birlikte “yastık boştu, nereden bilelim sizin olduğunu, her yerdeki yastık işte” gibi, o beynin alamayacağı mantıklı gerekçelerimizi sıraladıktan sonra ve arkadaşın bu gerekçelere cevaben, bize rağmen yastığa yatıp sırtını bizi iteklemek için kullanması üzerine feshüpü çekerek ileride boşalan bir koltuğa geçtik. Biraz içtik, bol muhabbet ettik ama bu insan topluluğu ve hiç bitmeyen “dıp-tıs” ritmi bizi ortamdan soğuttu. Dedik ki planın geri kalanını iptal edip, bisikletleri de servislerden birine koyup Taksim’e dönelim.

İnternete baktık, saat 3’te kalkan bir servis var. N’olur n’olmaz diyerek çıkıp, kaçta kalkacak diye sormak üzere servisçileri buldum. Tabii ki 3’te kalkmıyor.

Ben – “Ne zaman kalkıyor?

Servis şoförü – “Dolunca kalkıyor.”

B – “Tamam bekleriz. Bizim iki de bisiklet var, koridora sığar.

SŞ – “Olmaz, bazen ayakta yolcu alabiliyoruz.”

B – “Alamazsınız, kanunen yasak.”

SŞ – “Abi burada ne kuralına göre oluyor ki?” (Gülümseme)

Yaklaşık yarım saat servis şoförlerine dil döktüm, bisikletlerin koridorda sorun çıkmadan taşınabileceğini, kimseyi rahatsız etmeyeceğini, öncesinde herkesten onay alacağımı, vs. Hiçbir gerekçe göstermeden reddettiler. En sonunda “tanıdıkları” bir taksici çağırıldı, bisikletlerin ön lastikler çıkartıldı, arka koltuk yatırıldı. Biz kuzenle ön koltukta ve kelle koltukta, yüklü bir miktar para vermek suretiyle Mecidiyeköy’e vardık. Sabahın 4’ünde, Cevahir’in önünde ön tekerleri taktık, ön ve arka farsız, son derece tehlikeli şekilde eve vardık.

Sonuç olarak, muazzam planımız, bir işletmenin korkunç yönetimi, suratsız çalışanları (restoran hariç), müşteri kitlesi ve bisiklet düşmanlığı nedeniyle güzel başladı ama kötü bitti. Biliyorum ki bu durum Suma Beach’e özgü bir durum değil. Çoğu yönetim bisikletçileri düşünmeden plan yapıyor ve işletmesini işletiyor. Ama fark etmeliler ki bisiklet bir ulaşım aracı ve işletmelerine bisikletle de gelenler olabilir. Belki bu yazı vesilesiyle hem Suma Beach yönetimi tavrını düzeltir, hem de diğer işletmeler de şunu anlar: Potansiyel müşterileriniz arasında bisikletçiler de var ve diğer müşteriler kadar saygıyı ve düşünülmeyi hak ediyor.

Ha bir de; ummadığınız taş, baş yarar.

Reklamlar

Yorum yazmak ister misiniz?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 19/07/2015 by in Bunu yazmam gerek! and tagged , , , , .

Bu blog'u takip etmek için mail adresinizi yazınız

Diğer 7.424 takipçiye katılın

Twitter’dan

%d blogcu bunu beğendi: