Son yıllarda birçok ülkede, taraftarlarını birarada tutmak için dinsel öğelerden de beslenen sağ popülist iktidarlar, LGBTİ+’ları düşmanlaştırma ve baskılama yolunu tercih etti. Bunların başında Rusya geliyor. KaosGL’nin ortaya çıkardığı kanun değişikliği teklifi hazırlandıysa bu, AK Parti’nin de Rusya’nın trenine binerek LGBTİ+’ları daha da ötekileştirme ve düşmanlaştırma furyasına katılmaya karar verdiği anlamına gelir.
(Bu yazı ilk olarak Aposto‘da yayınlanmıştır.)
2025 yılının “aile yılı” ilan edilmesinin kadınlar ve LGBTİ+ bireyler için iyi bir haber olmadığı daha en başından belliydi. Çünkü “aile” kavramı, günümüzde dünyanın neredeyse her yerinde muhafazakar ahlakçı iktidarların kadınlar ve LGBTİ+ bireyler üzerindeki baskıyı artırmasının şifresi hâline gelmiş durumda.
Bu iki toplumsal kesim üzerinde zaten senelerdir inanılmaz bir baskı var. Nitekim bir gecede ve hukuka aykırı olarak İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, kadınlara yönelik şiddetin bir türlü engellenememesi ama her sene 8 Mart yürüyüşlerinin şiddetle engellenmesi, aynı şekilde LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nün her sene tamamen Anayasa’ya aykırı şekilde yasaklanması, LGBTİ+ içeriğe sahip dizi ve filmlerin hiçbir hukuksal dayanağı olmadan RTÜK tarafından cezalandırılması ve saymakla bitmeyecek diğer hukuka aykırı sınırlamalarla muhafazakar, ahlakçı bir baskı ortamı senelerdir fiilen devam ediyor.
KaosGL tarafından ortaya çıkarılan yeni kanun teklifi, işte bu fiilî baskı ortamını LGBTİ+ bireyler için yasal kılıfa sokmak için hazırlanmış gibi görünüyor.
Bugünlerde herkesin dilinde olan siyasal kavramlardan biri popülizm. Özellikle de yükselişte olduğu konusunda neredeyse herkesin hemfikir olduğu bu kavramın bir ideoloji olup olmadığı, kullanılan hangi siyasal yöntemin popülizm olduğu veya sol ve sağ popülizm arasındaki farklar çokça tartışılmakta. Bu tartışmalar hâlâ devam etse de üzerinde uzlaşılan konulardan biri, popülistlerin her zaman bir “düşmana ihtiyaç duydukları.”
Jan-Werner Müller’in ufuk açıcı Popülizm Nedir? kitabında da gösterdiği üzere, popülistlerin taraftarlarını birarada tutabilmek ve yeni taraftarlar kazanmak için seçtikleri yöntem, toplumu “biz ve onlar” şeklinde ikiye bölmek. Buradaki “biz” bu söylemde “gerçek milleti”, “onlar” ise milletin düşmanı “ötekileri” temsil etmekte.
Sol popülizmde bu “ötekiler” genelde ekonomik elitler, yani patronlardır. Dolayısıyla somut bir karşılığı bulunur. Sağ popülist söylemdeyse “ötekiler” skalası “dış mihraklar/dünyayı yöneten beş aile/Illuminati” gibi soyut kavramlardan yabancı göçmenlere ve hatta marjinalize edilen vatandaşlara kadar genişler. O günkü ihtiyaca göre bir gün biri, öbür gün diğeri “öteki” ilan edilebilir.
Son yıllarda dünyanın çok sayıda ülkesinde LGBTİ+ bireylerin eşitlik mücadelesi çerçevesinde kazandığı onur ve haklarının giderek daha fazla hedef alınması, sağ popülizmin küresel çapta yükselişinin bir sonucu. Ece Temelkuran’ın How to Lose a Country kitabının ilk bölümünde işaret ettiği üzere, kurulduğu yıllardan bu yana popülist bir hareket olan AK Parti bugün, Öcalan’ın PKK’ye yönelik fesih çağrısı ve Suriye’de Esad’ın devrilmesinden sonra, Putin’in trenine atlayıp, yeni kutuplaştırma aracı olarak LGBTİ+ düşmanlığını körüklemeye karar vermiş gibi görünüyor.
Aslında söylemeye gerek yok ama yine de tekrar edeyim, LGBTİ+ bir örgüt veya ideoloji değil. Ya LGBTİ+ bir bireysinizdir ya da değilsinizdir. “Birilerinin” etkisiyle veya zorlamasıyla LGBTİ+ biri olunamayacağı gibi, olan biri de heteroseksüel biri yapılamaz. Zaten bu mümkün olsaydı herhalde pek az insan bu toplumsal ve siyasal baskılara katlanma, işsiz kalma, şiddet görme ve hatta öldürülme riskini göze alabilirdi.
Tarihte siyahlara ve kadınlara yapılana benzer bir ötekileştirme, toplumsal yaşamdan soyutlama ve böylece haklardan mahrum bırakma, bugün dünyanın çoğu ülkesinde LGBTİ+ bireylere karşı devam ediyor. Buna karşı yıllardan beri süren ve yer yer kazanımlarla sonuçlanan LGBTİ+ hareketi, bu anlamda, aslında bir eşitlik hareketi.
Nasıl geçmişte siyahlar derilerinin rengi yüzünden, kadınlar cinsiyetleri yüzünden ve pek çok başka topluluk değiştiremeyecekleri bazı kimlikler yüzünden ayrımcılığa maruz kaldıysa ve bu ayrımcılığı eşitlik mücadelesiyle aştıysa (veya aşmaya çalışıyorsa) bugün de LGBTİ+’lar benzer bir ayrımcılığa maruz kalıyor ve benzer bir mücadele içinde.
Son yıllarda çoğu Batı ve Latin Amerika ülkesinde LGBTİ+’lar pek çok eşitlik mücadelesinden başarıyla çıktı. Gerçek kimlikleriyle var olabilme ve evlilik gibi konularda diğer vatandaşlarla eşit muamele görme konusunda yasal ve anayasal seviyede kazanımlar elde ettiler. Buna karşılık, başka bazı ülkelerdeyse, taraftarlarını birarada tutmak için dinsel öğelerden de beslenen sağ popülist iktidarlar, LGBTİ+’ları düşmanlaştırma ve baskılama yolunu tercih etti.
Bunların başında Rusya geliyor. “Çocukların geleneksel aile değerlerinin inkar edilmesini savunan bilgilerden korunması amacıyla” çıkarıldığı söylenen 2013 tarihli kanun, LGBTİ+’ların görünürlüğünü engellemeyi amaçladı. Buna göre, herhangi bir şekilde LGBTİ+ bir birey olduğunuzu kamusal alanda gösterirseniz veya LGBTİ+ eşitlik mücadelesini desteklerseniz, bu kanuna göre suç işlemiş oluyorsunuz.
Bu yasa öncesinde özellikle Moskova ve St. Petersburg’da güçlü bir LGBTİ+ eşitlik hareketi vardı ve yaşadıkları ayrımcılıklara karşı mücadele veriyordu. Örneğin Moskova Onur Yürüyüşü’nün hukuka aykırı şekilde engellenmesini İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne götürmüşler ve 2010 yılında davayı kazanmışlardı.
Bununla birlikte, üzerlerindeki baskı, “Rus toplumunun güvenliğine zarar vermek” veya “kamusal ahlak” gibi ne olduğu belli olmayan, öngörülemez ve keyfî yasaklara olanak veren gerekçelerle arttı. Özellikle “geleneksel değerlerin” korunması gerekçesi her tür eşitlik mücadelesinin önünün tıkanması için kullanıldı ve LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı uygulamaların artarak devam etmesi sağlandı. Bu sistematik baskı Rusya’yı bu konuda küresel bir lidere dönüştürdü.
2013 tarihli kanunun ayrımcı sınırlamalarına Ukrayna işgaliyle ortaya çıkan savaş propagandasının da eklenmesinin ardından 2023 yılında Rusya Anayasa Mahkemesi, LGBTİ+ hareketini “aşırılıkçı örgüt” ilan etti. Böylece tüm eşitlik mücadelesini yasadışı hâle getirdi. Bugün Rusya’da LGBTİ+’ların ne kimliklerini özgürce yaşamaları mümkün ne de uğradıkları ayrımcılıklara karşı ses çıkarmaları.
Rusya’daki bu baskı, eski SSCB topraklarında yansıma buldu. Komünist ideolojinin terk edilmesiyle doğan boşluğu ahlakçı ve dinsel değerlerle doldurmak isteyen sağcılar, LGBTİ+ karşıtlığını bir propaganda malzemesi hâline getirdi. 2012 yılında Macaristan’da aşırı sağcı ve milliyetçi Jobbik partisi, “kamu ahlakını” ve “genç nesillerin akıl sağlığını” korumak iddiasıyla “cinsel sapkınlık” karşıtı bir anayasa değişikliği önerdi.
Her türlü kamusal LGBTİ+ görünürlüğünü üç yıl hapisle cezalandırmayı teklif eden bu teklif kabul edilmese de 2021 yılında Macar Parlamentosu, gündüz saatlerinde televizyonlarda LGBTİ+’ların görünürlüğünü ve şirketlerin LGBTİ+ eşitlik mücadelesine destek veren kampanyalarını yasaklayan bir kanunu kabul etti.
Üyesi olduğu Avrupa Birliği’nden, ABD’den ve Venedik Komisyonu gibi kurumlardan gelen tepkilere kulak tıkayan Orban hükümeti, yasayı iptal etmemesinin yanında, uygulama yönetmeliğiyle LGBTİ+ hareketine ve cinselliğe ilişkin bilgiler içeren ürünlerin görünürlüğünü daha da sınırladı. Tüm bunlar, LGBTİ+’lara maddi ve fiziksel şiddette hızlı bir artışa neden oldu. Bugün Macaristan’da televizyon kanalları LGBTİ+’ların olduğu reklamları ve filmleri gösteremiyor. Ayrıca eşcinsel hikayelerin yer aldığı kitapların basımında da sorun yaşanıyor.
Son yıllarda LGBTİ+ bireylere yönelik baskıları artıran bir diğer ülke de Polonya oldu. Eşcinsellik 1932’de suç olmaktan çıkarılsa da toplumun genel olarak muhafazakar kabul edildiği Polonya’da Anayasa’nın 18. maddesi, “evliliğin ancak bir erkekle bir kadın arasında olabileceğine” dair açık bir hüküm içermekte. Bu nedenle evlilik eşitliği önünde ciddi bir engel bulunmakta.
Buna ek olarak, geçen iki dönemde iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi (PiS) de bu konuyu toplumu bölmek için bir propaganda malzemesi olarak kullandı ve LGBTİ+’ları düşmanlaştırdı. Öyle ki ülke genelinde 100’e yakın PiS’li belediye, kendini “LGBT’siz bölge” ilan etti. Tabii bundan kasıt LGBTİ+’ları kovmak değil, her türlü görünürlüğü yok etmekti. Bunda Cumhurbaşkanı Andrej Duda’nın “İnsanlar LGBT değildir, LGBT bir ideolojidir” sözü de etkili oldu.
KaosGL’nin iddia ettiği gibi bir kanun değişikliği teklifi hazırlandıysa bu, AK Parti’nin de Rusya’nın trenine binerek LGBTİ+’ları daha da ötekileştirme ve düşmanlaştırma furyasına katılmaya karar verdiği anlamına gelir. Bu teklif kanunlaşırsa zaten bugünkü şartlarda bile hak ve özgürlükleri her gün ihlal edilen ve her türlü şiddet ve ayrımcılığa maruz kalan bu bireyler daha da içlerine kapanır, kimliklerini gizli saklı ve baskı altında yaşamak zorunda kalır.
Böyle bir kanun ne çocukları ne aileyi korumaya yarar. Çünkü cinsel kimlikler kanunlarla engellenemez. Değil internetin, bugünkü anlamda devletlerin bile olmadığı eski zamanlardan beri tüm toplumların bir parçası olan biyolojik bir gerçeği ne yaparsanız yapın yasaklayamazsınız. Yasaklamaya çalışırsanız bu hem doğanın kanunlarına hem de Anayasa’nın 17. maddesiyle güvence altına alınan “kendini var etme” hakkına aykırı olur. Ahlaka da hukuka da aykırı olan asıl budur.
Dinsel veya ahlaki nedenlerle LGBTİ+’ların daha görünür olmasından endişeli olabilirsiniz. Olmayın. Çocuğunuz LGBTİ+ ise LGBTİ+’tır. Bu kadar. Bu, ne bir yıkıcı ideolojinin ne de dış mihrakların oyununun sonucudur. Virginia Woolf, James Baldwin, Alan Turing, Harvey Milk, Freddie Mercury, Zeki Müren, Bülent Ersoy ve daha nice bireyin çocukluğu zamanında ne Netflix vardır ne de “LGBT ideolojisi.” Onlar zaten LGBTİ+’dı, onurlu şekilde kendileri olmayı seçtiler ve hayatımızı zenginleştirmek uğruna çeşitli bedeller ödediler.
Bugün hepimiz ama özellikle de popülistlerin iktidarlarda olduğu ülkelerdeki her bir vatandaş bu bedelleri ağırlaştırmak yerine, elinden geldiğince var olan fiilî ve hukuki ayrımcılıkları ortadan kaldırmaya ve farklılıktan doğan zenginliği kucaklamaya gayret etmeli. Bunu yaptığımızda bizi kutuplaştıran popülist iktidarlara en etkili cevabı vermiş olacağız. LGBTİ+’ların eşitliği tüm toplumu daha adil hâle getirecek ve herkesi özgürleştirecek.
Çünkü—son günlerde yeniden popüler olduğu üzere—kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz.