Yeni Zelanda dünyanın geri kalanından uzak olması, geç keşfedilmesi ve çok da değerli madenlere sahip olmaması nedeniyle doğasını şimdiye kadar korumuş bir ülke. Bu da onu doğa turizminin merkezlerinden biri hâline getirmiş. Doğa yürüyüşü rotaları arasında dünyaca bilinenlerinden biri de Güney Adası’nın batısındaki Milford Yolu (Milford Track).
(Bu yazı daha önce Aposto‘da yayınlanmıştır.)
Yeni Zelanda dünyanın geri kalanından uzak olması, geç keşfedilmesi ve çok da değerli madenlere sahip olmaması nedeniyle doğasını şimdiye kadar korumuş bir ülke. Ülkeyi işgal eden İngilizler, yapılan anlaşmalar yoluyla yerli Maori topluluklarının doğayla ilişkisine en başından itibaren saygı duymuş. Bu sayede ülkenin doğal güzelliklerinin çoğu el değmemiş şekilde korunabilmiş. Dünyada böyle yerlerin sayısı hızla azaldığı için bugün doğa turizminin merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda.
En rağbet gören faaliyetlerden biri doğa yürüyüşleri. Ülkenin her yerinde ücretsiz şekilde yürüyebileceğiniz çok sayıda yürüyüş rotası bulunmakta. Bu rotaların dünyaca bilinenlerinden biri Güney Adası’nın batısındaki Milford Yolu (Milford Track). Hemen yılbaşı öncesinde bu yolu ben de yürüme şansına kavuştum. Gelin, size bu muazzam deneyimi anlatayım.

Milford Yolu’nu yürümeniz için öncelikle çok önceden takviminizi ayarlamanız gerekiyor. Çünkü bu dört günlük yürüyüşte üç farklı hut’ta, yani kulübe/baraka tarzı yerde geceliyorsunuz. Kendi çadırınızı kurmanız ve kamp yapmanız yasak. Tabii bu barakaların bir kapasitesi var. Her biri yaklaşık 40 kişilik. O yüzden Büyük Yürüyüş mevsiminde (Kasım başı ile Nisan sonu arası) her üç baraka için de web sayfaları üzerinden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Ve tahmin edeceğiniz üzere buranın yaz aylarında (Aralık-Ocak-Şubat) son dakika yer bulmak neredeyse imkansız. Neredeyse bir yıl önceden harekete geçmelisiniz. Turistler için gecelik fiyat 130 YZ doları (yaklaşık 2.580 TL).

Bu işi hallettiyseniz sıra uçak biletlerinde. Milford Yolu’nun başına ulaşmak için uçmanız gereken yer Queenstown. Şirin, küçük ve her türlü doğa sporları aktivitesiyle canlı bu kasabaya bir gün öncesinden gelip hem merkezde bir-iki tur atıp, Wakatipu Gölü kıyısında bir dondurma yemek hem de sabah sakin ve dinlenmiş bir şekilde başlangıç noktasına ulaşmak isterseniz kasabada çok sayıda otel ve hostel bulunuyor.
Tabii bunun yerine uçaktan indiğiniz gibi sizi Milford Yolu’na taşıyacak otobüs veya midibüse binmeyi de tercih edebilirsiniz. Size kalmış. İster önceden gelip sabah merkezden binin ister havaalanından… Sizi Queenstown’dan Milford Yolu’nun başına ve yürüyüş sonrasında Milford Sound’dan Queenstown’a geri taşıyacak otobüs ve tekneleri önceden rezerve etmeniz gerekiyor. Bunları tek tek de yapabilirsiniz, bir şirketin paketlerinden de satın alabilirsiniz.
Tüm bunları yaptıysanız artık sırt çantanızı hazırlama vakti gelmiş demektir. Öncelikle iyi ve sağlam bir yürüyüş çantanız olmalı. Zira üç gün boyunca sırtınızda yaklaşık 20 kilo ile kilometrelerce yürüyeceksiniz ve o çanta her bir adımınızda daha da ağırlaşıyormuş gibi gelecek. O yüzden bel ve göğüs desteği olan kaliteli bir çantanızın olması iyi olur. Bende oldukça eski bir Miwok 50+10 vardı, sorunsuz şekilde işimi gördü.
Yeni Zelanda’nın bu bölgesi yılın ortalama 280 günü yağış alıyor. O yüzden, yazın bile gelseniz muhtemelen ıslanacağınızı göz önünde bulundurmalısınız. Çantanızın içindekilerin ıslanmasını istemiyorsanız iki yöntem var: Ya çantanız boşken içine önce büyük bir poşet yerleştireceksiniz (bunun için özel poşetler de var ama battal boy bir çöp poşeti de iş görebilir) ya da su geçirmez bir “sırt çantası örtüsü” alacaksınız. (Bunların ikisini aynı anda da kullanabilirsiniz.) Ben ikincisini tercih ettim. Oldukça pratik ve sadece çantanın içindekiler değil, çantanın kendini de yağmurdan koruyor.

Çantanızda bulunması gereken bir diğer önemli unsur batonlar. Milford Yolu batonsuz da yürünür mü? Yürünür. Nitekim yürüyen vardı. Ama rotanın üçüncü günü dik çıkış ve inişler barındırıyor. Üstelik yol da oldukça kayalık. Hem diz ve belin üzerindeki yükün azalması hem de yağmurla birlikte daha da kaygan hâle gelebilen kayalarda bileğinizi burkmamak için baton kullanmanızı tavsiye ederim. Ben hayatımda ilk kez burada kullandım ve asla pişman değilim. Bilakis, bayağı minnettarım kendilerine.
Eğer Milford Yolu’nu yürümek isterseniz, sırt çantanızdaki önemli unsurlardan biri uyku tulumu, diğeri ise yemek malzemeleri olacak. Kalacağınız barakalarda ranzalar ve şilteler var. Ancak battaniye veya benzer bir şey yok ve yaz aylarında dahi geceleri oldukça serin. O yüzden basit de olsa bir uyku tulumu şart. Bende ucuz, hafif, yazlık bir Torpedo7 Rimutaka vardı, yetti.
Her barakada mutfak ve gazlı ocak var. Ancak bunun dışında başka hiçbir şey yok. O yüzden kap-kacağınızı ve gıdanızı taşımanız gerekiyor. Zaten çantanızda en fazla yer tutanlar ve en büyük ağırlığa sahip olanlar bunlar oluyor. Rotada ilerledikçe yorgunluğunuz artıyor ama yemeğiniz azaldığı için çantanız hafifliyor. Unutmamanız gereken bir şey: Hiçbir yerde çöp kovası yok. Çünkü bütün çöpünüzü (organik atıklar dahil) yolun sonuna kadar taşımanız gerekiyor. Geride hiçbir şey bırakamazsınız. Suyunuzu kendiniz taşımanız gerekiyor ancak ben 1 litrelik Nalgene matarasıyla her günü rahatlıkla geçirdim. Su çok ağır bir şey ve iyi hesaplamanız gerekiyor. İlk ve son barakadaki musluk suyunun kaynatılarak içilmesi tavsiye ediliyor ama orada kalan ranger’lar kaynatmadan da içtiklerini ve bir şey olmadığını söyledi. “Ne olur ne olmaz” derseniz kaynatabilir veya doğa sporları mağazalarında bulabileceğiniz tabletleri kullanabilirsiniz. Ben Aquatabs kullandım ve hiçbir sorun yaşamadım.

Yanıma aldığım ve sonradan pişman olduğum iki şey oldu. Bunlardan ilki tuvalet kağıdı. Çünkü her barakada (ve yürüyüş yolunda da belli aralıklarla) oldukça bakımlı, temiz ve tuvalet kağıdı olan tuvaletler var. Üstelik bunlar klasik kamp tuvaleti değil, bildiğiniz sifonlu. Elektriğin dahi olmadığı bu barakalarda böyle bir şeyle karşılaşınca insan şaşırıyor ve mutlu oluyor. Tabii bunun getirdiği çok önemli bir kural var: Barakalarda bulunan tuvalet kâğıdı dışında başka hiçbir şeyin o giderden gitmemesi gerekiyor. Ranger adı verilen barakalardan sorumlu kişiler sizi bu konuda defalarca uyarıyor ve bu konuda çok haklılar çünkü ıslak mendil veya ped gibi şeylerle anında tıkanan sistemi açmak bu mahremiyet bölgesinde bazen günler alabiliyor.
Evet, hemen yukarıda bahsettiğim üzere, barakalarda elektrik yok. Mutfakların ışıkları sabah ve akşam sadece belli saatlerde açık oluyor. Bu saatler dışında otomatik olarak kapanıyor. Ancak zaten eğer yaz aylarında gelecekseniz güneş çok erken (5.30 gibi) doğuyor ve çok geç (22.00 gibi) batıyor. Bir şeyleri şarj edecekseniz, bu mümkün değil. (Bunun tek istisnası ikinci gece konaklayacağınız Mintaro Hut’taki USB girişleri.) Telefonunuz dört gün boyunca zaten hiçbir şekilde çekmeyeceği için, şarjı bitmesin diye uçak moduna alabilirsiniz. Benimki bu şekilde fazlasıyla dayandı. Ne olur ne olmaz derseniz, yanınıza haricî bir şarj aleti de alabilirsiniz tabi. Ben aldım ama hiç kullanmadım. Sırf yük oldu. Yani aldığıma pişman olduğum ikinci şeydi.
Son olarak, şiddetle tavsiye edeceğim ve üstelik yük de olmayacak iki şey: Kulak tıkacı ve sinek ilacı. Barakalar çeşitli odalara ayrılmış durumda ama yine de en azından 10 kişiyle aynı yerde uyuyacaksınız ve mutlaka biri horluyor olacak. Eğer benim gibi uykusu hafif bir insansanız zor geceler geçireceksiniz. Aslında ranger’lar, horlayanların şiltelerini alıp mutfakta uyuyabileceğini söylüyor ama çoğu horlayan bunu yapmıyor. Horladıklarını ya bilmiyorlar ya da kabullenemiyorlar. Siz öyle yapmayın, horluyorsanız mutfakta uyuyun. Hiçbir şey değişmiyor. Kendimden biliyorum, çünkü son gece horlayan biri nedeniyle ben mutfağa gitmek zorunda kaldım.

Sinek ilacına gelince… Ne siz sorun ne ben söyleyeyim ama ah o sandfly (kum sineği / tatarcık) yok mu! Böyle saldırgan, böyle sinir bozucu ve böyle kaşıntı veren bir canlı ne gördüm ne işittim. Hareket ettiğiniz sürece hiç sorun yok. Yürürken varlıklarını dahi hissetmiyorsunuz. Ama tüm rota boyunca bir yerde sabit durduğunuzda, 10 saniye sonra etrafınız onlarca kum sineğiyle sarılıyor ve anında ağzınıza yüzünüze girmeye ve ısırmaya çalışıyorlar. O kadar çoklar ki bunlardan bazıları başarılı da oluyor. Isırılan yer günlerce kaşınıyor. Özellikle barakalarda dışarıda oturmak, keyifli şekilde bir şeyler yiyip kitap okumak, vs. asla mümkün değil. O yüzden mutlaka yanınızda sandfly kovma özelliği olan bir sprey olması ve sürekli uygulamanız gerekiyor. Onlar da tam işe yaramıyor da en azından cinnet geçirme anınızı geciktiriyor.
Hayır, aslında insan sinirlenmek istemiyor, sonuçta burası onların evi ve ziyarete gelen benim. Nitekim, Milford Yolu’nun bitiş noktası Sandfly Point. Maori mitolojisinde dahi varlar: “Tanrı o kadar güzel yaratmış ki bu bölgeyi, demişler ‘bu haksızlık!’ O da kum sineklerini koymuş buraya.”
Ama keşke vur deyince öldürmeseymiş. Yürüyüşten döneli 5 gün oldu, hâlâ kaşınıyorum.
Gelelim yürüyüşe. Queenstown’dan sabah 10 civarı kalkan otobüs sizi, 2,5 saatte Te Anau adlı küçük bir kasabanın biraz dışındaki bir iskeleye getiriyor. Bu iskeleden kalkan tekneyle inanılmaz bir manzara içinden geçerek 50 dakika – 1 saatlik yolculuğun ardından Milford Yolu’nun başına varıyorsunuz. Tabelalar sizi doğru yola yönlendiriyor ve yürüyüş başlıyor. Her bir mil (1.60934 metre) işaretlenmiş durumda. Bunlardan toplamda 33 tane göreceksiniz.

İlk gün yürüyüşü sadece 5 km ve dümdüz. Hiçbir zorluğu yok. Yürüyüşe başladığınız anda çok güzel bir doğayla baş başa kalıyorsunuz. Üstelik biliyorsunuz ki Yeni Zelanda’da size zarar verebilecek hiçbir tehlikeli hayvan yok. Ne yılan ne ayı ne domuz ne örümcek, hiçbir şey! (Hepsi Avustralya’da). O yüzden, hava da güneşliyse keyfinize değecek yok.
İlk konaklama yeri olan Clinton Hut’a kolayca varıyorsunuz. Muhtemelen kum sineklerinin saldırısıyla da ilk kez buranın avlusunda tanıştıktan sonra kendinize bir yatak seçiyorsunuz. Sizden önce gelenlerle tanışmayı ve ayaküstü muhabbet etmeyi ihmal etmeyin. Dört gün boyunca sürekli aynı insanları göreceksiniz. O yüzden herkesle iyi geçinmeye bakın. Zaten çoğunluk son derece güler yüzlü, saygılı ve samimi. Benim ekibimde çoluk çocuk gelen aileler de vardı, çiftler de, tek başına gelenler de olduğunu veya kimlerin doğayla baş başa kalmak için oraya geldiğini anlıyorsunuz. Siz de ona göre davranıyorsunuz. Eğer benim gibi çok sosyal biri değilseniz siz de mesafeli durabilirsiniz, hiç garip kaçmaz. Ama bilin ki böyle bir ortamda her an başkalarının yardımına muhtaç kalabilirsiniz. O yüzden “kendinizi soyutlamaya” da gerek yok.
Her barakanın mutfağında bir pano var. Vardığınız gibi önce onu kontrol edin. Bunlarda genelde iki şey yazılıyor: Baraka toplantısının saat kaçta olacağı ve ertesi güne ilişkin hava tahmini. Toplantı akşam 7.00 veya 7.30’da oluyor. Mutlaka katılmanız gerekiyor çünkü hem önemli bilgiler paylaşılıyor hem de eğlenceli oluyorlar. Ranger’lar yaşadıkları komik olayları anlatıyor ve soruları yanıtlıyor.
Panoyu kontrol ettikten sonra yemek yapabilir veya yakındaki nehirde serinleyebilirsiniz. Su, Bozcaada’dan bile soğuk ama dayanılmayacak gibi değil. Ben terimden kurtulmak için bir-iki defa dalıp çıktım. Girip içinde muhabbet edenler de vardı. Hatta bir çift skinny dipping de yaptı (tabii ki Almanlardı). Nehirde şampuan gibi kimyasallar kullanamayacağınızı sanırım söylememe gerek yok. Herkes aynı durumda olduğu için kimse kimsenin temizliğine-pisliğine bakmıyor zaten.
Günler çok uzun olduğundan daha henüz hava kararmamışken herkes birbirine iyi geceler demeye başlıyor ve cidden de yatmaya hazırlanıyor. 40 kişilik bir ekip için toplam 3-4 tuvalet kabini ve aynı miktarda lavabo olduğu için banyolarda bazen sıra olabiliyor ama herkes işini hızlıca hallettiği için çok sorun olmuyor. Barakanın içinde çantaların ve poşetlerin hışırtısı bir süre devam ediyor tabii ama onların da son bulması akşam 10’u bulmuyor.
Milford Yolu yürüyüşü asıl ikinci gün başlıyor. Çoğunluk sabah 6.00 gibi kalkıp yine hışırtılar içinde hazırlanıyor ve yola koyuluyor. Ancak herkesin ritmi farklı olduğu için yola tek başınıza (veya birlikte geldiğiniz insanlarla) çıkıyorsunuz ve yolda da diğerlerine pek rastlamıyorsunuz. O yüzden yürüyüş sırasında doğayla baş başa kalmanız mümkün oluyor.
İkinci gün de oldukça düz bir rota. Sadece en sonunda bir nebze tırmanış var. Çoğunlukla bir vadinin içinden ilerliyorsunuz. Ben yürürken hava oldukça güneşliydi ve iki tarafımdan yükselen dağların haşmetini tüm çıplaklığıyla görebildim. Ama yağmurlu olduğunda da ayrı bir güzelliği varmış çünkü her yer şelaleye dönüyormuş, ranger’ımız öyle söyledi. Güneşli haliyle de bayağı bir şelale görüyorsunuz, o ayrı.
17,5 km’lik bu yolda sayısız dere üzerinden geçiyorsunuz. Bunlardan geniş olanlarının üzerinde asma köprüler var. Sallansalar da sağlamlar. Hepsinin başına azami kaç kişiyi taşıyabildiği yazılmış durumda. Bazılarının kapasitesi tek kişi olduğu için biriyle birlikteyseniz birlikte geçmemeye dikkat etmeniz gerekiyor.
Yol üzerinde tabelalarla, şelalelere veya küçük göllere yönlendirmeler var. Ben her birini ziyaret ettim. Yolu biraz uzatmış oluyorsunuz ama değiyor. Üstelik zaman konusunda da endişelenmenize gerek yok, rahat rahat bir sonraki baraka olan Mintaro’ya ulaşıyorsunuz. Bu küçük ziyaretleri bir şeyler atıştırmak ve bir süreliğine de olsa sırt çantanızı kenara koymak için bir fırsat olarak değerlendirebilirsiniz. Ama iki uyarı: Kum sinekleri ve hiçbir çöpün geride bırakılmaması!
İkinci günün sonunda hafif bir tırmanış var ancak çok zorlu değil. Sonundaysa Mintaro Hut’a ulaşıyorsunuz. Burası en yeni baraka ve diğer ikisine göre daha iyi tasarlanmış. Ranzaların bulunduğu bölüm, mutfak ve banyolar mimari açıdan çok iyi yerleştirilmiş. Buranın da yakınında bir “swimming whole” var ancak girmek benim için mümkün olmadı çünkü su inanılmaz derecede soğuktu. En azından ayaklarımı biraz tutayım dedim, o bile mümkün değil. En uzun beş saniye dayanabildim. O derece soğuk bir suyun nasıl olup da akışkan kalabildiği benim için hâlâ bir muamma.
Mintaro Hut’ın hemen yanında bir dağ var. Mutfağından bakıldığında tepesi görünmeyen bir duvar gibi duruyor. Ve evet, ertesi gün sırtınızda 20 kilo çantayla o duvarı tırmanıyorsunuz. Yavaş yavaş, bazen soluklanarak ve dinlenerek, bazense her bir adımda karşınıza çıkan yeni bir manzaranın keyfini çıkararak ve fotoğrafını çekerek ilerlenen zorlu bir yol. Patikada da rahat yürünemiyor. Yol oldukça bozuk ve bazen orta ve büyük boyutlu kayaların üzerinden geçmeniz gerekiyor. Üstelik ben oradayken bir önceki gece yağmaya başlayan yağmur nedeniyle çoğu oldukça kaygandı. Ancak biraz dikkat, biraz da batonlar sayesinde herhangi bir sorun yaşamadım.

Yaklaşık iki kilometrelik bu oldukça dik tırmanışın sonundaysa Mackinnon Pass’e ulaşıyorsunuz ve dünyanın en güzel manzaraları önünüze seriliyor (tabii bulutlar izin verdiği ölçüde). İnanılmaz derin vadiler, yemyeşil ormanlar ve dağ gölleri… Sanki bir kuşmuşsunuz gibi hepsine yukarıdan bakıyorsunuz. 1.154 metrelik zirveyi geçtikten sonra ise bu sefer sert ve bitmeyecekmiş gibi gelen bir iniş başlıyor. “İniş sorun değil ya” diyenler yanılıyor. Asıl iniş sorun. Çünkü patika daha bozuk, kayalar daha büyük ve daha kaygan. Batonsuz inmek hem çok tehlikeli hem de dizlere inanılmaz bir yük bindiriyor.
Bununla birlikte, şahane manzaralara bu sefer sağlı sollu çiçekler eşlik etmeye başlıyor. Yağmurla ve havadaki nemle renkleri daha da parlayan çiçeklerin arasından yürürken kendinizi Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo’yu takip ediyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Neredeyse adım başı yaptığınız şelale ve dere geçişleri de yürüyüşe fantastik bir hava katıyor.
O “bitmeyecek herhalde” dediğiniz inişin sonunda, diz, bacak ve omuzlarınızda derman kalmamışken Quintin Shelter’a varıyorsunuz. İşte burada önünüzde iki seçenek var. Ya biraz dinlenip son baraka olan Dumpling Hut’a ilerleyeceksiniz ya da çantanızı orada bırakıp Yeni Zelanda’nın en yüksek şelalesi olan Sutherland Falls’u görmek için yolu uzatmayı göze alacaksınız. Ben elbette ikincisini tercih ettim.

45 dakikalık görece kolay ve düz bir yürüyüşün sonlarına doğru şelaleyi uzaktan gördüğünüzde, yorgunluğunuza rağmen bunu yaptığınıza değiyor. Bulutlar izin verdiğinde tüm heybetiyle karşınızda duran şelalenin yanındaki kayalardan birine oturup, o güçlü sesi dinlerken etrafa yaydığı su tanecikleri yüzünüze vurduğunda Doğa Ana’yla yeniden bağlandığınızı hissediyorsunuz. Bu sefer 10 değil belki ama yaklaşık 20 saniye sonraysa başınıza üşüşmeye başlayan kum sinekleri sizi girdiğiniz bu transandantal yolculuktan çekip çıkarıveriyor. Dönüşe geçmenin vaktinin geldiğini anlıyorsunuz.
Quintin Hut’ta bıraktığınız çantanızı yeniden sırtlayıp üçüncü günün toplam 13 km’lik rotasının son kilometresini yumuşak bir inişle tamamlıyorsunuz. Vardığınız yer Dumpling Hut. Etrafı çok güzel yamaçlarla ve uzaktan görülen şelalelerle çevrili şirin bir baraka. Ne var ki kum sinekleri burada daha da fazla ve saldırgan. O yüzden mümkün olduğunca mutfakta ister kitabınızı okuyarak ister diğerleriyle muhabbet ederek, isterseniz de birlikte geldiklerinizle oyun oynayarak zaman geçirebilirsiniz.

Tabela olmamasına karşın burada da nehre girip serinleyebileceğiniz bir nokta var. Bulmak için suyun sesini takip etmeniz yeterli. Nehir yine soğuk ama ciğerlerinizi söndürecek seviyede değil. Burada da iki-üç defa dalıp çıkarak günlerin kirini atma ve kendime gelme şansı buldum. Ama asıl şanslı olduğum şeyse yanıma sokulan yılan balığı idi. Görüntüsü biraz ürkütücü olsa da (ve ben de en başta biraz ürksem de) aslında zararsız ve kendi halinde hayvanlar. O kendi halinde takıldı, ben daldım çıktım, iyi akşamlar dedim ve ayrıldık.
Milford Yolu’nun son günü neredeyse dümdüz ve görsel anlamda da çok etkileyici olmayan bir rota. 18 km’lik bu son günde de yine çok sayıda dere, şelale ve göl görüyorsunuz ama önceki günlerde o kadar çok bunlardan görmüş oluyorsunuz ki artık pek bir etkileyicilikleri kalmıyor. Yol üzerinde görebileceğiniz iki önemli şey Mackay Şelalesi ve hemen yanındaki Bell Rock. Bell Rock aslında şelalenin döküldüğü yerdeki bir kayaymış ve zamanla içe doğru oyulmuş. Sonra bir şekilde kenara yuvarlanıp ters dönünce içine girdiğinizde ayağa kalkabildiğiniz bir kayaya dönüşmüş. Biraz klostrofobik olsa da ilginç bir deneyim.

Dört günlük yürüyüşün sonunda Sandfly Point’te Milford Yolu çok güzel bir manzara içinde ve Milford Sound kenarında bitiyor. Sizi buradan bir tekneye biniyor ve yaklaşık 5 dakikalık bir yolculuktan sonra medeniyete geri dönmüş oluyorsunuz.
İndiğiniz yerden sizi bir arabanın almasını da sağlayabilirsiniz. Ben, oraya gitmişken, bir yarım saat daha yürüyüp Milford Sound teknelerinin kalktığı iskeleye gittim ve bir de Milford Sound cruise turu yaptım. Şirketine ve türüne göre değişse de 100 YZ doları civarında olan tur, yaklaşık 2 saat sürüyor ve sizi bir fiyordun içinde gezdiriyor. Yine duvar gibi dağlar ve şelaleler görüyorsunuz. Tek fark, bu sefer teknede ve yüzlerce insanla birlikte olmanız. Değdi mi? Bence hayır. Eğer önceki günlerde o muhteşem manzaraların içinde olmasaydım belki daha çok etkilenirdim ama Milford Yolu’nu yürüdükten sonra daha çok “bitse de gitsek” modundaydım.
Son olarak, iskelenin hemen yanındaki otobüs duraklarından, yine önceden rezerve ettiğiniz otobüse atlıyor ve Queenstown’a geri dönüyorsunuz. Yolculuk 4 saat kadar sürüyor. Eğer otobüste uyuyabilenlerdeyseniz, ne güzel. Ama benim gibi bu yetenekten yoksunsanız içinden geçtiğiniz köylerin, çayır ve tepelerin keyfini çıkarıyorsunuz. Queenstown’a vardığınızdaysa artık soğuk bir bira ve güzel bir yemeği hak etmiş olduğunuzu hissediyorsunuz. Ben Sherwood’u tercih ettim ama kasabadaki yüzlerce restoran arasında karar size kalmış.

Elektriksiz, telefonsuz, internetsiz dört gün bana ilaç gibi geldi. Şehir ve iş hayatının sahteliğinden uzaklaşıp muhteşem bir doğanın ve güven içinde tanışmaların samimiyetini tatmak eşsiz bir deneyimdi. Fiziksel olarak kolay değildi, yoruldum. Yürüyüş botlarım parçalandı, attım. Ve hâlâ kaşınıyorum. Ama kesinlikle değdi. Milford Yolu benim için unutulmaz bir deneyimdi. Eğer yolunuz buralara düşerse mutlaka tavsiye ederim.