Trump’ın galip geldiği seçimlerde iki aday da rakiplerinin kazanması hâlinde Amerikan demokrasisinin tehlike altında olacağını söylüyordu. Oysa ABD’nin demokratik ideallerin vücut bulmuş örneği olduğu önermesi genel anlamıyla sorunlu. Her halükarda, seçimleri yakından takip eden Türkiye için alınacak dersler var.
(Bu yazı önce Aposto‘da yayınlanmıştır.)
ABD’deki seçim yarışı en sonunda bitti. Beklenenin aksine Trump küçük değil, oldukça büyük bir farkla kazandı; Harris kaybetti. Hem dünyanın en büyük ekonomisi hem en güçlü askerî kuvveti hem de en eski “demokrasilerinden” biri olduğu için ABD’deki seçimler hepimizi etkiliyor. Seçilen başkana göre her ülkenin ekonomik gücü veya stratejik önemi azalıyor veya artıyor. O yüzden ABD’deki seçimleri tartışmak önemli.
Ama kanımca bu tartışma, seçimlere ilişkin kendi sorunlarımız (parti kapatma davaları, en önemli muhalefet liderlerinden birinin yıllardır hapiste tutulması, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanması, vs.) hakkında bulamadığımız özgür tartışma ortamını bulmuş olmanın verdiği bir coşkuyla değil, kendimiz için bazı dersler çıkararak olmalı. Bu yazı bunlarla ilgili.
Biraz önce demokrasi kelimesini tırnak içine almamın sebebi, ABD’nin gerçekten bir demokrasi olup olmadığının tartışmalı olduğunu düşünmem.
Sözlük: Artık neredeyse herkesin bildiği üzere, demokrasi kavramının kökeni Antik Yunan’da MÖ 5-3. yüzyıllar arasında yaşanan Atina şehir devleti deneyimine dayanmakta. “Avam” anlamına gelen demos ve “iktidar” anlamına gelen kratos kelimelerinin birleştirilmesinden oluşan bu kelime, en kısa tanımla “halkın bizzat iktidarı” demek.
Aristoteles ve Platon gibi ünlü düşünürlerin “sıradan halkın erdemli karar vermesinin mümkün olamayacağı” gerekçesiyle sert şekilde karşı çıktığı bu yönetim biçiminde Atinalı tüm özgür erkekler (toplam nüfusun yaklaşık %10’una denk geliyorlardı, o ayrı bir konu) yönetime eşit şekilde katılabiliyordu. Genelde sandığımızdan daha karmaşık bir sistem olsa da işin özü, cidden kararların tüm vatandaşlar tarafından topluca alınmasıydı. Şehrin idaresine ilişkin kararları kendilerinin aldığı bu yönetim biçiminden o kadar gurur duyuyorlardı ki başlarında bir yönetici olan diğer tüm uygarlıkları “barbar” olarak niteliyorlardı.
Oysa kendileri demokrasiydi, yani bir yönetici olmaksızın kendi kendilerini yönetebilecek kadar medeniydiler. Dolayısıyla, bir zaman ve mekan makinemiz olsa ve o zamanlardan bir Atinalıyı bugüne ışınlasak ne ABD’nin ne de dünyanın başka bir ülkesinin demokrasi olduğuna inandırabiliriz. Asla kabul etmez.
Yunan yarımadasının MÖ 3. yüzyılda işgal edilip bu istisnai deneyimin son bulmasının ardından, yüzyıllar boyunca kimse böyle bir yönetim biçimi olduğunu hatırlamadı bile.
Onu 18. yüzyılda tarihin karanlık dehlizlerinden çıkarıp çağa uygun hâle getiren Jean-Jacques Rousseau oldu. Fransız Devrimi’ne giden yolun ilk taşlarını döşeyen Toplum Sözleşmesi adlı kitabında egemenliği kraldan alıp halka vermeyi önerdi. Hepimiz, aynı Atina’daki gibi, karar alım süreçlerine doğrudan katılmalıydık. Bunu da her birimizde eşit şekilde bulunacak oy hakkımızı kullanarak yapmalıydık.
Toplumu ilgilendiren bir konu olduğunda toplanacak, tartışacak ve oy verip bir karar alacaktık. Bu karara herkes saygı duyacaktı çünkü o, toplumun “genel iradesinin” kararı olacaktı. Bir oylamada azınlıkta kalabilir ve alınan kararı beğenmeyebilirdik. Önemli değildi. Çünkü bir sonraki oylamada çoğunluk olurduk ve bu böyle sürüp giderdi.
Rousseau’nun “halk egemenliği” denen bu düşüncesi hiçbir zaman hayata geçmedi. Fransız Devrimi’nin ardından kurulan düzende, yine en başta sadece bir grup erkek kendi aralarından bazı vekiller seçti ve toplum onların yaptığı kanunlara göre yönetilmeye başladı. Her ne kadar daha sonra seçme ve seçilme hakkını kullananların sayısı artsa da hiçbir zaman kendi kararlarımızı almamıza izin verilmedi. Araya hep, iktidarı “millet adına” kullanan temsilciler girdi. Oy hakkımızı karar almak için değil, yalnızca karar alıcıları belirlemek için kullanabildik.
Diyebilirsiniz ki “O kadar da önemli değil, en azından farklı seçenekler arasından istediğimizi seçebiliyoruz.” Bunun konuda da şüphelerim var, özellikle de ABD’de.
Evet, Kamala Harris ile Donald Trump gerçekten çok farklı iki karakter ancak parti politikaları kendileri kadar ayrışabiliyor mu? Örneğin bu ikisinden hangisi İsrail’in Gazze’de giriştiği soykırıma “soykırım” diyebildi ve buna karşı bir politika üretti? Hangisi kendi ülkesinde ve dünyada yoksulluğu bitireceğini iddia etti? Hangi aday iklim değişikliğini durdurmak için fosil yakıtları tamamen terk edeceğini vadetti? Veya hangisi kapitalist ekonomik düzene bir alternatif getireceğini söyledi?
Her ne kadar Cumhuriyetçi Parti’de daha sağcı politikacılar olsa ve Demokrat Parti’de Harris’i daha sola çekmeye çalışan Bernie Sanders gibi isimler bulunsa da bu iki partinin politikalarının birbirinden çok farklılaşması mümkün olamıyor. Bunun nedeni seçim sistemi.
Daha önce burada yazdığım üzere, tek turlu çoğunluk sistemleri kitleleri iki büyük partiden birine yönlendiriyor. Oyunun boşa gitmesini istemeyenler, “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla kendi küçük aday veya partilerindense iki büyük partiye veya öne çıkan iki adaydan birine oy verme eğilimine giriyor. Bu iki adaydan hangisinin kazanacağına ise yüzen oylar karar veriyor, yani seçimden seçime oy verdiği adayı (veya partiyi) değiştirme ihtimali olanlar.
Bu son seçimlerde çok konuşulan “salıncak eyaletler” (swing states) tam olarak bu durumla ilgili. Ancak buradaki sorun şu: İki aday da bu salıncak eyaletlerde yaşayan ve oy değiştirme ihtimali olan aynı kitleye hitap etmek zorunda olduğu için politikalarını bu kitleye göre ayarlamak zorunda. Bu da iki adayın politikalarını benzer hâle getiriyor. Her ne kadar karakterleri çok farklı olsa da iki aday arasında politik bir fark neredeyse kalmıyor.
Türkiye’de biz de 2017 Anayasa Değişikliği ile ABD’deki mantığa benzer bir sisteme geçtik ve yavaş yavaş benzer bir durumu yaşamaya başladık. AKP ile CHP dışındaki partilerin etkisi giderek azalmakta ve bu iki parti de giderek birbirine benzemekte. Tamam, demokrasi artık Atina’daki gibi kendi kendimizi yönetmemiz değil, ama en azından gerçek alternatifler olsaydı fena olmazdı, değil mi?
Buraya kadar yazdıklarım, aslında ABD’nin o kadar da “örnek alınası” bir demokrasiye sahip olmadığı yönündeydi. Ancak her şeye rağmen örnek alınması gereken bazı özellikleri olduğunu da görmek gerek. Bunların başında, Kamala Harris’in seçimi kaybettikten sonraki tavrı gelmekte.
Harris, Trump’ın bir önceki seçimde iktidarı devretmemek için darbe benzeri bir girişimi tetiklemiş olmasını kampanyası boyunca eleştirmişti. Bu nedenle, şimdi benzer bir şeyi yapması zaten beklenmiyordu. Nitekim, sonuçların belli olmasının ardından rakibini aradı, tebrik etti ve devir teslimin sorunsuz yapılacağına dair güvence verdi. Ve belki daha da önemlisi, seçimlerden sonra ortadan kaybolmadı. Hemen seçim gecesi değil belki ama ertesi gün destekçilerinin karşısına çıkacağını açıkladı.
Nitekim gerçekten de ertesi gün küçük bir miting düzenleyip üzgün ama dimdik seçmenlerinin karşısına çıktı. Günlerce ortadan kaybolduktan sonra yapmacık bir tavırla elini masaya vurup “buradayım be buradayım” dediği amatör bir video ile yetinmedi yani. Kampanyası boyunca Trump iktidarı ihtimaliyle gözünü korkuttuğu destekçilerine, belki de şimdiye kadar yapılmış en iyi mağlubiyet konuşmasını yaptı. O kadar etkili ve güçlü bir konuşmaydı ki bu mitinge gelen bir kadın BBC’ye şunları söyledi:
“Dün çok üzgündüm, eve gidip ağladım. Ama bugün Kamala’yı dinledikten sonra, şimdi kendimi daha güçlü ve motive hissediyorum. Mücadeleye devam edeceğiz.”
İşte Türkiye’de eksikliğini duyduğumuz ve örnek almamız gereken o konuşmanın Instagram’da paylaşılan kısmının çevirisi, umarım Kılıçdaroğlu da okur.
“Bu seçimin sonucu istediğimiz veya uğruna savaştığımız gibi olmadı ama şu sözlerimi dinleyin: Amerika’nın vaat ettiklerinin ışığı, biz vazgeçmediğimiz ve savaşmaya devam ettiğimiz sürece, her zaman parlayacak.
Bugün erken saatlerde Başkan Trump’la konuştum. Ona ve ekibine geçiş konusunda yardımcı olacağımızı ve iktidarın barış içinde devri için çalışacağımızı ilettim.
Ülkemizde bir başkana veya partiye değil, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’na, vicdanımıza ve Tanrımıza bağlılık duyarız. Seçimleri kaybettiğimi kabul etsem de bu kampanyayı ateşleyen mücadeleyi terk etmeyecek olmamın sebebi bu üçüne duyduğum sadakattir: Özgürlük için, fırsatlar için ve herkesin adaleti ve onuru için mücadele.
Bu, hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim bir mücadele.
Amerikalıların hayalleri, emelleri ve arzularını takip edebilecekleri bir gelecek için; kadınların kendi bedenleri üzerinde karar verme özgürlüklerinin olduğu ve iktidarın onlara ne yapacaklarını söyleyemediği bir gelecek için; okullarımızı ve sokaklarımızı silahlı şiddetten koruyabildiğimiz bir gelecek için mücadeleden azla vazgeçmeyeceğim.
Hukukun üstünlüğü, adalet önünde eşitlik ve kim olduğumuz veya hayata nerede başladığımızdan bağımsız olarak her birimizin saygı duyulması ve korunması gereken bazı temel hak ve özgürlüklere sahip olduğuna dair o kutsal fikir için mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz.
Beni izleyen gençler, üzgün ve hayal kırıklığına uğramış olmanız normal. Kampanya boyunca sıklıkla şunu söyledim: Mücadele ettiğimizde kazanırız. Bazen mücadele zaman alır, ama bu, kazanmayacağımız anlamına gelmez. Önemli olan, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışmayı asla bırakmamak.
Bir özdeyiş var: Ancak yeterince karanlık olduğunda yıldızları görebilirsin. Çoğunuzun karanlık bir döneme girdiğimizi düşündüğünü biliyorum. Hepimiz adına umarım ki durum öyle değildir. Fakat, Amerika, eğer öyleyse bile: Hadi gökyüzünü milyarlarca parlak yıldızın ışığıyla dolduralım.
Geriye gidişler karşısında bile iyimserliğin, inancın, gerçeğin ve hizmetin ışığı, Amerika Birleşik Devletleri’nin olağanüstü vaatlerine giden yolumuzu aydınlatsın.”