Gördüklerim, duyduklarım, düşündüklerim…

Bebeklerin öldüğü yerde devlet var mıdır?

Devlet, toplumda huzuru, güveni ve düzeni sağladığı ölçüde devlettir. Peki güven duymadığımız, huzur bulmadığımız, bebeklerin dahi yaşamının korunmadığı bir yerde artık gerçekten bir devlet kalmış mıdır?

(Bu yazı önce Aposto‘da yayınlanmıştır.)

Bazılarımıza inanması zor gelebilir ama daha önce bugünkü gibi devletler yoktu. İnsanlar yine toplu şekilde yaşıyordu, ancak farklı şekillerde örgütlenmişlerdi. Prenslikler ve düklükler gibi görece küçük örgütlenmelerin yanında Bizans, Roma ve Osmanlı gibi imparatorluklar da insanları birarada tutan yönetim biçimleriydi. Tabii o zaman daha fazla olmakla birlikte günümüzde de görülen kabileler gibi mikro topluluklar da bulunmaktaydı. Bugünden bakınca garip geliyor tabii. 

İngiltere’de biraz daha önce başlamış olmakla birlikte 16. yüzyıl civarında Kıta Avrupası’nda ortaya çıkan burjuvazi sınıfı, biraz da gemilerle vardığı Amerika ve Afrika’da doğayı ve insanları sınırsızca sömürmesi sayesinde, ekonomik ve sosyal altyapıyı değiştirerek önceki örgütlenme biçimlerinin yerini yeni bir tanesine bırakmasına yol açtı: Ulus-devlet

  • Bir başka deyişle, bugün içinde bulunduğumuz, belli bir toprak parçasında yaşayan insanlar üzerinde egemenliğe sahip yönetim biçimi. 

Bir not: Evet Sayın Numan Kurtulmuş, modern devletin unsurları toprak, millet ve egemenliktir. Dolayısıyla, “devletin milleti” diye bir şey vardır ve hatta devletin temel unsurlarından biridir.

Devlet öncesi ‘doğal yaşama dönemi’

O zamandan bugüne, çok sayıda düşünür bu yeni örgütlenme biçiminin neden ortaya çıktığını açıklamaya çalıştı. Bunların en başında, üç “sözleşmeci” düşünür gelmekte: Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau. 

Hobbes, en ünlü eseri olan Leviathan’ı İngiltere iç savaşı sırasında yazdı. Dolayısıyla, çevresinde gördüğü şey tam bir kaos, yıkım ve acıydı. Güçlü bir iktidarın olmadığı bir yerde herkesin birbirini öldürmeye meyilli olduğu algısı Leviathan’ın içinde yaşadığı bu dönemden kaynaklandı. 

  • Hobbes’a göre, insanlar devletten önce “doğal yaşama dönemi” adını verdiği bir ortamda yaşıyordu. Hiçbir iktidarın olmadığı bu dönemde herkes her şeyi yapmaya özgürdü. Ancak bu durum mutluluk değil, bilakis, inanılmaz bir kaos getirdi. Bunun nedeni, Hobbes’a göre, insanların en temel içgüdüsü olan “hayatta kalma içgüdüsüydü.” 

Şöyle ki diyelim ki tehlikeli hiçbir canlının olmadığı ıssız bir adada tek başımaysam, yeterli yiyecek ve suyum varsa ecelimle ölünceye kadar barış içinde yaşayabilirim. Ancak bu adada başkaları da varsa, örneğin 10 kişiysek, diğer dokuz kişi benim için potansiyel bir tehdittir. Belki bugün iyi geçiniyoruzdur ama yarın belli olmaz. Yaptığım bir şeye sinirlenen bu dokuz kişiden biri beni öldürebilir. Eğer bunun olmasını istemiyorsam bugünden önlem almalı ve bütün potansiyel katillerimi öldürmeliyim. 

Ancak sorun şu ki muhtemelen o diğer dokuz kişi de aynı benim gibi düşünüyordur. Bu nedenle ıssız adadaki on kişinin hepsi, ortada somut bir sebep olmasa bile birbirini öldürmeye çalışacaktır. Tabii bu durum, en baştaki amacımızla taban tabana zıt bir durum yaratır. Hayatta kalmak için diğerlerini ortadan kaldıracaktım ama şimdi herkesin birbirini kestiği bir ortam oluştu. 

Bunu nasıl önleriz? İşte bu noktada Hobbes diyor ki bu kan gölünü engellemek için birbirimizle bir sözleşme yaptık ve devleti kurduk. Bu kurduğumuz devlete bütün haklarımızı devrettik ve bizde hiçbir hak kalmadı. Devlet ne derse o! Ona karşı gelinmez, ancak şükredilir. 

  • Böylece Hobbes, huzurlu bir yaşam uğruna otoriter devlet kavramını olumlayan bir düşünce ortaya attı. Bugün faşizmin kurucularından biri kabul edilmekte.

Cezalandırmanın önemi

Bu otoriter devlet teorisinin karşısında ise Locke’un liberal devlet anlayışı bulunur. Tabii Locke’un bu teorisini İngiltere İç Savaşı’nın bittiği ve burjuvaların sisteme ağırlıklarını koydukları bir barış döneminde geliştirdiğini akılda tutmak gerekir. 

Locke’a göre de insanlar daha önce bir “doğal yaşama” döneminde varlıklarını sürdürüyordu. Ancak ona göre, devletin olmadığı bu ortam Hobbes’un dediği gibi kaos değil, barış ortamıydı. Çünkü ona göre insanlar rasyoneldir ve “kimse kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmaz.” 

Bununla birlikte, bu doğal ortamda ne yazık ki bir sorun vardı: Cezalandırmada ölçüsüzlük. Bir örnek vermek gerekirse, diyelim ki biri gidip başka birinin elmasını çalmak istedi ancak elmayı alıp kaçarken yakalandı. Yakalayan kişi hırsıza her türlü cezayı verebilirdi çünkü herkes sınırsız şekilde özgürdü. Onu kınayabilir veya ona tokat atabilir ama isterse onun elini de kesebilirdi. Locke, bu ölçüsüz ceza ihtimalini ortadan kaldırmak için hepimizin bir sözleşme imzaladığını ve devleti kurduğunu öne sürdü. 

Ancak Hobbes’dan farklı olarak, kurduğumuz bu devlete bütün haklarımızı değil, sadece cezalandırma hakkımızı verdik, diğer haklar bizde kaldı ve devlet dahil kimse onlara dokunamaz. Bu teoride devlet, sadece bizim güvenliğimizi sağlamakla ve cezaları belirlemekle yükümlü bir memurdur. Bunun dışında bizim hayatımıza karışamaz. 

Fransız Devrimi’ne giden yolun taşlarını döşeyen düşünürlerden biri olan Rousseau’ya göre ise doğal yaşama döneminde tamamen özgür şekilde yaşıyorduk çünkü hepimiz eşittik. Kimsenin kimseye karşı üstünlüğü yoktu ve bu sayede mutlu ve mesuttuk. Ancak sonra biri çıkıp bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “burası benim” dedi ve mülkiyeti icat etti. Mülkiyetin ortaya çıkışı, giderek sermaye sahibi bir kitlenin ortaya çıkmasına neden oldu ve insanlar arasında eşitlik bozuldu çünkü birileri her zaman diğerlerine göre daha zengin veya fakir hâle geldi. Bu da insanlar arasında gerginliğe ve çatışmaya neden oldu. 

Artık eskisi gibi özgür ve mutlu değildik. Bu nedenle hep beraber bir sözleşme yapmalı ve tüm hak ve özgürlüklerimizi biraraya gelerek oluşturduğumuz “bütüne” devretmeliydik. Böylece bu bütünün eşit bir parçası olarak herkes, eskiden olduğu gibi hak ve özgürlüklerden eşit şekilde yararlanabilir ve eskisi kadar özgür ve mutlu olabilirdi. 

Devletin varlık nedeni: Düzen ve huzur

Bu üç düşünürün fikirlerinden elbette pek çok farklı düşünce doğdu. Bugün hâlâ devletin ne olduğu siyaset bilimciler, felsefeciler, kamu ve anayasa hukukçuları arasında yoğun şekilde tartışılmakta. Bu teorilerden hangisinin size daha mantıklı geldiğini bilemiyorum. Ancak devletin neden var olduğuna ilişkin öne sürülen tüm bu fikirlerin ortak bir noktası var: Düzen ve huzur

  • Bu şu demek: Devleti bir düzenimiz olsun ve huzur bulalım diye kurduk. Bunu tersinden okursak, eğer düzen ve huzurumuz yoksa orada devlet de ya yok olmuştur ya da yok olmaktadır. 

Türkiye’de ne düzen kaldı ne huzur

Türkiye’de uzun zamandır huzurumuz yok, çünkü düzen ortadan kalktı. 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede keyfî ve hukuka aykırı şekilde çıkıldı; kadın cinayetlerinde bir sıçrama oldu. 2022’de 334, 2023’te 315 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Sırasıyla 245 ve 248 kadının ölümü de “şüpheli” olarak kayıtlara geçti. Çünkü devlet kadınları şiddete karşı koruyan bir sözleşmeden çekilerek erkeklere “Ben artık kadınları korumayacağım, istediğini yapabilirsin” mesajı verdi. 

Düzeni sağlamak yerine şiddetin önünü açtı.

Türkiye’de 2024 yılının ilk dokuz ayında 1.371 işçi yüksekten düşme, ezilme, patlama, yanma, elektrik çarpması, zehirlenme gibi nedenlerle çalıştığı yerde hayatını kaybetti. Halbuki gerekli iş güvenliği önlemleri alınsaydı ve devlet kurumları bu önlemlerin alınıp alınmadığını denetleseydi bu insanlar yaşıyor olacaktı. Bu ülkede madenciler, ölmek istemedikleri için yalın ayaklarla yüzlerce yol yürüdü. Seslerini yine de duyuramayınca parklarda sabahlayıp açlık grevine başladılar. Tek istekleri, devletin görevini yaparak huzurlu bir yaşam sürme haklarını garantiye almasıydı. 

Oysa devlet madencileri gözaltına aldı. Bu cinayetlerin faillerine dokunmadı.

Bu ülkede barış istedi diye yüzlerce akademisyen devlet zoruyla işlerini kaybetti. Adeta bir cadı avı misali, sivil ölüme terk edildiler. Bazılarının hayatları tamamen kadar değişti. Bir devletin sağlaması gerektiği gibi daha özgür olalım diye mücadele eden insanlar, devlet güçleri tarafından öldürüldü, hapse atıldı. 

Milletin iradesini ortaya çıkarmak üzere millet tarafından seçilen Can Atalay, haklarının ihlal edildiği Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edilmesine rağmen hâlâ devlet tarafından içeride tutuluyor. Türkiye’nin daha müreffeh bir ülke olması için çalışması gereken en prestijli kamu üniversitesi, devletin planlı-programlı bir operasyonuyla her gün biraz daha tahrip ediliyor. Hayatı paylaştığımız hayvanlar, devletin kanuni korumayı kaldırması nedeniyle gözümüzün içine bakan caniler tarafından her gün sokak ortasında veya belediyelerin duvarları arkasında kurşunlanıyor, zehirleniyor, poşetlere konup çöpe atılıyor. 

Devlet vatandaşlarının yaşamını başkasına emanet etmez

Ve bu ülkede bebekler bile çeteler tarafından öldürülüyor. Başta gelen görevi, vatandaşlarının yaşamını ve sağlığını korumak olan devlet, sanki daha önemli bir işi varmış gibi bu hizmeti vermekten çekildi ve planlı şekilde özelleştirdi. 

Kamu hastaneleri araba olmadan erişilemeyen noktalara taşındı, kanser ameliyatları için randevular aylar sonrasına verilir oldu, doktorlara şiddet önlenmedi, doktorların insani şartlarda çalışmaları ve para kazanmaları sağlanamadı ve sonuç olarak vatandaşlar bilerek ve isteyerek özel hastanelere mahkum edildi. Onlar da canımızdan çok parayı düşündü. 

  • Gerçek bir devlet, vatandaşının ve hatta bebeklerin canını ve sağlığını, kârından başka bir şey düşünmeyen hastanelere emanet eder mi? 

Bir devlet, muhalifleri hapiste tuttuğu, vatandaşların hak ve özgürlüklerini baskıladığı veya şiddeti yaygınlaştırdığı ölçüde değil, toplumda huzuru, güveni ve düzeni sağladığı ölçüde devlettir. Güven duymadığımız, huzur bulmadığımız, bebeklerin dahi yaşamının korunmadığı bir yerde artık gerçekten bir devlet kalmış mıdır? 

Şiddetin her geçen gün arttığı, suçluların hapis yatmadığı, çetelerin ve mafyanın her yerde kol gezdiği bir yerde gerçekten bir devlet var mıdır? 

Yorum yazmak ister misiniz?

Bu blog'u takip etmek için mail adresinizi yazınız

Diğer 855 aboneye katılın

Twitter’dan