Eğer Narin’i kullanılmış bir giysiden kurtulur gibi dere kıyısına bırakan zihniyeti anlamazsak yarın başka kız çocukları ve kadınlar da aynı akıbete uğrar. Bu zihniyeti anlamak için Narin’in küçücük tabutunun üzerine duvağa bakmamız gerekiyor.
(Bu yazı önce Aposto‘da yayınlanmıştır.)
Türkiye bir süredir 8 yaşındaki Narin Güran’ın bulunması için seferber oldu. Sonunda, 19 günlük aramanın ardından acı haber geldi. Narin’in cesedi bir dere kenarında, çuval içinde bulundu. Ailesinin çok sayıda üyesi gözaltına alındı. Elbette herkes katillerin hesap vermesini istiyor. Ancak sadece katillerin hesap vermesi yetmez. Eğer Narin’i kullanılmış bir giysiden kurtulur gibi dere kıyısına bırakan zihniyeti anlamazsak yarın başka kız çocukları ve kadınlar da aynı akıbete uğrar. Bu zihniyeti anlamak için Narin’in küçücük tabutunun üzerine duvağa bakmamız gerekiyor. Çünkü bence Narin’in de diğer nice kız çocuğu ve kadının da katili, o duvağı tabutun üzerine koyan zihniyet. Nedenini biraz dolaylı şekilde de olsa bir hukukçu gözüyle ve eşitlik kavramı üzerinden anlatmaya çalışacağım.
Eşitlik bir olgu değildir. Eşitlik bir fikirdir. Çünkü aslında hiçbirimiz gerçek anlamda aynı değiliz. Örneğin ben sizden daha uzun veya kısa olabilirim, sizden daha hızlı veya daha yavaş koşabilirim veya benim kafam sosyal bilimlere daha fazla basar ama muhtemelen matematikte siz benden daha iyisinizdir. Bazılarımız beyaz, bazılarımız sarı, bazılarımızsa siyah tenli. Dünyanın yarısı erkek, diğer yarısı ise kadın. Bu farklılıklarımız saymakla bitmez. Düşünsenize, tek yumurta ikizleri bile tam olarak aynı değil. Her birimiz diğer herkesten bir şekilde farklıyız. Hiçbirimiz tıpa tıp aynı olmadığımıza göre aslında eşit de sayılmamamız gerekir. Peki nasıl oldu da eşit olduğumuzu düşünür olduk?
Öncelikle belirtmek gerekir ki modernite öncesinde insanların eşitlik diye bir derdi yoktu. Yani Orta Çağ ve öncesinde insanlar bu konu üzerinde düşünmüyordu. Günlük hayatlarını yaşayıp gidiyorlardı. Eşitlik, üzerine düşündüğümüz bir kavram olarak modern zamanlarda ortaya çıktı. Bu sürecin izini sürebilmek için 18. yüzyıl Fransa’sına, yani 1789 Fransız Devrimi öncesine gitmemiz gerekiyor.
İngiltere’de 13. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş başlayan Kral’ın sınırlanması süreci Fransa’da bir türlü yaşanmadı. Bunun nedeni, İngiltere’de aristokratların daha en başından Kral’a sırtını dönüp yeni ortaya çıkan burjuvazi sınıfıyla dayanışma içine girmesi, Fransa’da ise Kral ve diğer aristokratların burjuvazi karşısında yekvücut kalması oldu. Fransa’daki aristokratlara göre onlar, soylu ailelerden gelen üstün bir gruptu; burjuva dediğimiz ise yaşamak için çalışmak zorunda olan, topraksız ve avamdı. Bu nedenle yönetime geçmeleri ve karar verici hâline gelmeleri asla kabul edilemezdi. Egemenlik teorisinin babası Bodin’e göre, kral (ve diğer soylular), sırf soylu oldukları için mutlak iktidara sahip olmalıydı. Bunun için başka bir gerekçeye gerek yoktu. Bu adeta doğanın bir kuralıydı.
İşte böyle bir ortamda Hobbes, Locke, Rousseau ve Kant gibi düşünürler, bu “üst ve alt” sınıflar fikrine karşı çıkan ve böylece Fransız Devrimi’nin de taşlarını döşeyen çeşitli teoriler geliştirdi. Modern devletin de temellerini oluşturan bu fikirlerin temel özelliği bir “toplum sözleşmesine” dayanmalarıydı.
Ancak bir gün biri çıkıp bir toprak parçasının etrafını çitlerle çevirdi ve şunu dedi: “Burası benim.” Böylece mülkiyet kavramının ortaya çıkmasıyla eşitlik ve düzen bozuldu. Rousseau’ya göre düzeni yeniden sağlamak için herkes toplanıp bir Toplum Sözleşmesi imzalamalı ve herkesin karar alım süreçlerine eşit şekilde katılma hakkı olan ve böylece sözleşme öncesindeki özgürlüğü yeniden tesis ettiği bir düzen yaratmalıydı.
Antik Yunan’daki doğrudan demokrasi yönteminden esinlendiği açık olan Rousseau’nun bu düşüncesi burjuvazi tarafından elbette çok beğenildi çünkü herkesi eşitliyor ve egemenliğin bir parçası yapıyordu. Böylece aristokrasinin “üstünlüğü” ve iktidar tekeli ortadan kalkıyordu. Nitekim burjuvazinin öncülük ettiği Fransız Devrimi’nin en önemli sloganlarından biri “eşitlik” oldu. İşte böylece “eşitlik” bir fikir olarak hem hayatlarımıza hem de hukuka girdi. Fransız Devrimi’nin etkisinin dünyaya yayılmasıyla, modern ulus-devletlerin anayasalarının en önemli ilkelerinden biri eşitlik oldu. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu gibi soya dayanan bir yapının yerine geçerken eşitliği baş tacı etti ve sadece hilafet ve padişahlığı değil, eşitliği bozan tüm unvanları yasakladı.
18. yüzyıl sonuna dönecek olursak, burjuvazinin kendisi için talep ettiği eşitliği başkalarına bir hak olarak görmediği de kısa sürede anlaşıldı. Paris’in café’lerinde insan hakları ve eşitlik nutukları çeken Avrupalı beyaz erkekler, aynı zamanda Afrika’daki ve Latin Amerika’daki insanları köleleştirdikleri, yerli halkları soykırıma uğrattıkları ve genel olarak kadın-erkek-çocuk demeden herkesi sömürdükleri ayrımcılığa dayalı bir sistem yarattı. Bugün kapitalist üretim ilişkileri içinde işverenler ve işçi sınıfı arasındaki sömürü ilişkisi bunun bir yansıması ve devamı.
Elbette ayrımcılığa ve sömürüye dayanan bu sistem beraberinde eşitlik mücadelelerini de getirdi. Bugün artık geride kaldığını düşündüğümüz veya en azından umduğumuz en köklü ayrımcılıklardan biri, siyahlara karşı olandı. Yüzyıllar boyunca milyonlarca insan sadece tenlerinin rengi nedeniyle insan olarak kabul edilmedi, mal olarak alınıp satıldı, işkenceye uğradı, zorla çalıştırıldı ve öldürüldü.
Bu durum beyaz erkeğe o kadar doğal geliyordu ki köleliğin kaldırılması için Amerika Birleşik Devletleri’nde bir içsavaş yaşanması gerekti. 1861-1865 yılları arasındaki savaşta 1 milyondan fazla insan öldü. Çok eski değil, 1990’ların başına kadar Güney Afrika Cumhuriyeti’ni, nüfusun sadece %15’ini oluşturan beyaz Avrupalılar yönetiyordu. Büyük çoğunluğu teşkil eden siyahlarınsa hiçbir hakkı tanınmamıştı. Nelson Mandela önderliğinde uzun yıllara yayılan bir silahlı mücadele ve uluslararası baskı sonucunda yeni bir anayasa yazılabildi ve eşitlik kabul edildi.
Ancak ne ABD’de ne de Güney Afrika’da köleliğin kaldırılması ve anayasal eşitliğin kabul edilmesi hemen gerçek bir eşitlik getirmedi. Gerçek eşitliği hayata geçirmek için yıllarca süren ve halen de sürmekte olan bir mücadele gerekti. Beyazlar, ayrımcılık yaptıklarını bir türlü kabul etmek istemedi. Siyahların oy vermesini, üniversiteye gitmesini ve hatta basitçe aynı halk otobüsünde birlikte seyahat edebilmesini kabul etmeleri için Rosa Parks’ın başlattığı sivil itaatsizliğe ve Martin Luther King Jr.’ın liderliğini yaptığı ve hayatına mâl olan siyah hakları hareketine ihtiyaç duyuldu. Bugün hâlâ “Black Lives Matter” (“Siyahların da Hayatı Önemlidir” diye çevrilebilir) diye bir slogan varsa, bu, ayrımcılığın farklı görünümler alarak devam ettiğini göstermekte.
Dünyada halen devam eden en yaygın ayrımcılık türlerinden biri de kadınlara yaşatıldı ve halen de yaşatılmakta. Kadınların hukuksal eşitliği bugün dünyanın çoğu ülkesinde kabul edilmiş durumda ama bu noktaya kolay gelinmedi. Kadınlar önce babalarının, sonra da kocalarının malı olarak görüldü. Alınıp satıldılar. İnsan olarak kabul edildiklerinde de eğitimden dışlandılar, çalıştırılmadılar, oy verme hakkından mahrum bırakıldılar…
Erkekler, kadınların hakları için verdikleri her mücadeleyle önce dalga geçti, sonraysa ellerinden gelen her yolla onları engellemeye çalıştı. Kadınların kendi hayatları ve bedenleri hakkında özgürce karar verebileceği fikri erkeklerin uykularını kaçırdı. Halen de kaçırmaya devam ediyor. 2024 yılında ABD seçimlerinin en temel konularından birinin kürtaj olması bize bunu gösteriyor. Erkekler genel olarak hâlâ kadınların hayatları üzerinde söz sahibi olabileceklerini iddia ediyor ve böylece hukuken olsa da gerçekte eşit olmadıkları, kadınlara göre üstün oldukları mesajını veriyor.
Kadın gelindir, kadın annedir, kadın evde durur, kadın erkeğin emrinde çalışır, kadın erkeğin sözünden çıkmaz.
İşte Narin’in hatası, böyle bir dünyaya bir kız çocuğu olarak gelmek oldu. Katillerinin gözünde onun kendine ait bir dünyası, kendi talepleri, hayalleri, sevgileri veya öfkeleri olamazdı. O bir “kişi” değildi ve hiçbir zaman olmayacaktı. Bu anlamda, erkek kardeşiyle eşit değildi. Ondan daha aşağı “bir şeydi” ve öyle kalacaktı. Narin’in dokunulmaz, sınırlanmaz, ihlal edilmez hakları yoktu. O yüzden ona her şey yapılabilirdi. Nitekim yapıldı. Başına neler geldiğini henüz bilmiyoruz ve belki hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Otopsi raporuna göre sol bacağı diz altından kopuk durumdaymış. Kafasında bazı yaralar olduğunu da bedenini çuvala koyan Nevzat Bahtiyar söylüyor.* Öldürüldükten sonra bir battaniyeye sarıldı Narin, elden ele dolaştı ve bir dere kenarına bırakıldı. Akrabası erkekler tarafından en kadim haklardan gömülme hakkı bile çok görüldü Narin’e.
Neyse ki tüm Türkiye’nin ayağa kalkmasıyla bulunabildi cesedi de en azından cenaze töreni düzenlenebildi ve küçük bedeni toprakla buluşabildi. Ama onu mezarına taşıyan tabutun üzerine konan duvak, aslında onun için cenaze töreni düzenleyenlerin de Narin’in katillerinden çok farklı bir zihniyete sahip olmadığını gösteriyordu.
Çünkü onlara göre de Narin büyüyünce en fazla gelin olabilirdi. Narin’in kocasının karısı, çocuklarının annesi ve evinin hanımı olmaktan başka bir şansı yoktu. Sürekli birinin bir şeyi olabilirdi Narin, eğer yaşasaydı. Kendisi olması, bir birey olması, özgür olması mümkün değildi. Belki hayalleri vardı ve büyüyünce doktor, öğretmen veya mühendis olmak istiyordu. Bu nedenle tabutunun üzerine örneğin bir cüppe veya önlük de konabilirdi. Ama konmadı. Çünkü ona hiç hayalleri sorulmadı. Çünkü onun kendi hayalleri olamazdı.
Özgecan Aslan, Gülistan Doku, Konca Kuriş ve niceleri gibi Narin Güran da bu topraklardaki kadınların eşitlik mücadelesinde anılacak. Ve o eşitlik elbet bir gün gelecek. Nasıl siyahlar kölelik zincirini kırıp attıysa ve sonrasında ABD’ye Başkan dahi olduysa, kadınlar da erkek boyunduruğunu Türkiye’de ve dünyanın her yerinde yok edecek. Bugün tek bir kadın üyesi dahi olmayan Anayasa Mahkemesi’nin bir gün kadın bir başkanı olacak ve elbette kadın bir Cumhurbaşkanımız da.
Tüm kadınlar için sadece biçimsel veya hukuksal eşitlik değil, gerçek eşitlik geldiğinde göreceğiz ki bu, sadece kadınları değil, hepimizi biraz daha özgürleştirecek. Ve sonra sıra, gözümüzün önünde olup da görmemeyi seçtiğimiz diğer ayrımcılıkları yok etmeye gelecek. Böyle böyle daha adil ve özgür bir dünyayı birlikte kuracağız.
*Güncelleme | 17 Eylül: Yazının kaleme alındığı tarihte henüz açıklanmamış olan Adli Tıp raporunda, Narin Güran’ın boğularak öldürüldüğü ve vücudunda şiddet izi görülmediği belirtildi.